Gerçek mi bu? Ya da ben gerçek değil miyim? Bilemedim. Sadece bir at nalı... Sadece bir at nalı vardı elimde; dalga geçer gibi... "Sana şans dilerim hayatında." der gibi bakıyordu at nalı bana, ben de at nalına. İnanmak istemedim. Şans hakkında bilgim yoktu, ben sadece yola çıkmıştım, kendimi aramaya. Karanlıkların içinde gerçekçi bir yıldırım fırtınası sıçradı yüzüme. Ama ben biliyordum onun gerçek olmadığını, o sadece beni korkutmaya gelmiş, geçmişimden çağırdığım hayaletlerimin ışık oyunuydu. Bir ışık oyunu, ve başlangıçta mavi iken yeşile döndü. Bir yosun gibi döküldü gözlerimden ellerime. Gözlerime dokundum. Gerçek olamayacak kadar güzellerdi. Ben de "Neden?" diye fısıldadım.
O an gerçekliği sorguladığım andı.
Elimdeki yosun at nalının üstüne düştü. At nalı eridi. O erirken tüm dünyanın bir demir potası içinde eridiğini fark ettim. At nalını bırakıp ellerimi göğe açtım. "Neler oluyor?! Neler oluyor?!" Çaresizlik içinde başım dönüyordu. Ben ve tüm dünya bir kum saatinden içeri çekilirken duyduğum son ses annemin sesiydi. Annemin sesi... Bir melek gibi geldi ve ninniler fısıldadı bana. Bu fısıltılara tutundum. Bana "Korkma," diyordu annem. "Korkma... Sadece büyüyorsun."
O an büyüdüğüm andı.
"Hayır." dedim. "Hayır büyümek istemiyorm." Ama ışık oyunları sarmıştı etrafımı. Bir de yapraklar ve haşhaş tohumları. Haşhaşlara dokundum, elimi yaktılar. Yapraklara dokundum. Dere kenarındaki sazlıklara ve çimenlerin arasındaki kız böceklerine... Onlar bana veda ediyordu... Çocukluğum bana veda ediyordu...
Hepimiz yitip gittik. Sadece karanlık vardı; her şeyin başında ve sonunda. Sonra karanlığın içinde onu gördüm. Bana doğru yürüyor, sağa sola buhar hüzmeleri saçıyor, arada mekanik sesler çıkararak durup dinleniyordu. Ellerimi uzattım. Binbir zahmetle bana doğru yürüdü hoşgeldin robotu. Bense bu yepisyeni ve beklenmedik varlık karşısında kendimi bir gün kendisine aslında beyaz olduğu söylenen bir zenci gibi hissettim; ne hisstmeliydim? Öfkelenmeli miydim? Korkmalı mıydım? Hayal kırıklığına mı uğramalıydım? Ya da bu söz karşısında sükunetimi korumalı ve çok olgun biri gibi davranıp kendi içimde bir kız çocuğu gibi ağlamalı mıydım? Kesin olarak bilemiyordum, fakat bildiğim bir şey vardı. O da kesinlikle sevinmemem gerektiğiydi. Bunda haklı olduğumu kısa süre sonra fark edecektim.
Karşılama robotu yanıma kadar yürüdü ve yanıma gelince durdu. "Sen kimsin?" dedim ona ve şöyle dedi: "Ben içine düştüğün gerçekliğim. Artık kuralları ben koyacağım." Tek yapabileceğim boyun eğmekti. Ben de öyle yaptım. Fakat fısıldamaktan geri kalmayacaktım. Yitip gitmiş çocukluğumun sarı sayfaları hala gözümün önündeydi. O zaman itiraz hakkım vardı. Onu kullandım... Ya da o alışkanlığın çok kaba bir yankısıydı sözlerim.
"Yani gerçeklik soğuk, buharla çalışna, tamamen hesaplanabilir bir şey, öyle mi?"
"Dua et ben buharla çalışıyorum. Benim bir de petrol, doğalgaz ve elektrik ile çalışanlarım var. Benim çalışma prensibim, senin hamurunla az da olsa yoğurulduğum anlamına geliyor."
Umudun ışığıyla gözlerim yandı, ağlamaya başladım. Ben umuttan ağladığımı zannediyordum. Ya da kendimi buna inandırmaya çalışıyordum. Ama kim bilir neden ağlıyordum.
Bunların hepsi o gün oldu... O gün... O korkunç, tüyleri diken diken eden, vücudumdaki tüm sinirleri tek tek hissetmeme neden olan, kendimi köşeye sıkışmış bir kirpi gibi hissetmeme neden olan o gün...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder